En son Mises Wire makalemde, neden Devletin – ya da bu meselede kolektivitenin – bireyleri aşılanmaya zorlama hakkına sahip olmadığına inandığımı kanıtlamaya çalıştım. Ancak, birinin şu şekilde karşılık verdiğini varsayalım: “Tamam, Devletin vatandaşlara aşı uygulama hakkına sahip olmadığına katılıyorum; bununla beraber, eğer bir kişi (örneğin, A) diğerine bulaştırırsa (örneğin, B), o zaman ilki ikincisine karşı saldırganlık etmiş olur ve bu nedenle verilen zararı telafi etmesi gerekir. Bu nedenle, aşılama (veya maske takma, vb.), başkasına karşı saldırganlıktan kaçınmak için Devlet tarafından alınan meşru bir önleyici tedbir olarak değerlendirilmelidir ”. O halde, benim Rothbardyan etik duruşum nasıl savunulabilir?

Gerçek şu ki, kısaca tartışacağım gibi, böylesi bir karşı argüman kolayca kanıtlanamaz, çünkü bu, Rothbard’ın “saldırganlık” tanımını yanlış yorumluyor – ki bu arada, bana mantıklı olan tek açıklama bu gibi geliyor.

Öyleyse, “saldırganlığı” nasıl tanımlarız? Bir saldırganlık, A tarafı B tarafının meşru olarak edinilmiş mülküne kendi iradesini dayatması ve böylece B’yi uygun gördüğü ölçüde mülkiyetinden yararlanma hakkından mahrum bırakması durumunda ortaya çıkar1 . Ya da başka bir deyişle, “bir saldırgan, bir insanın özgürce benimsediği fikir ve değerlerin doğal seyrine ve bu değerlere dayalı eylemlerini engellemek için şiddete aracılık eder.”2

Şimdi, bazı pratik enfeksiyon örneklerini ele alalım. İlk olarak, örneğin zührevi hastalıkları ele alalım. Eğer A ve B korunmasız bir cinsel ilişkiye girmekte anlaşırsa ve A (farkında olmadan) zührevi bir patojen taşır ve B’yi enfekte ederse, A’nın B’ye saldırdığını iddia edebilir miyiz? Tabii ki yapamayız – en azından, vermiş olduğum “saldırganlık” tanımını kabul edersek. Aslında, A tarafı B’yi, ne B’nin uygun gördüğü şekilde seks yapma olasılığından mahrum bıraktı, ne de B’nin özgürce kabul ettiği korunmasız seks tercihini engellemek için şiddet uyguladı; doğruyu söylemek gerekirse, hem A hem de B gönüllü olarak ihtiyati tedbirler almamayı kabul etti. Böylece B, isteyerek girdiği ilişkinin (korunmasız seks) içerdiği riskleri (zührevi hastalıklara yakalanma) kabul ederek, mülkünü (bedenini) özgürce seçtiği şekilde kullandı.

İkinci örnek: Derinin mantar enfeksiyonu. A ve B’nin aynı spor salonuna gittiğini ve A’nın (yine farkında olmadan) bir mantar patojeni taşıdığını varsayalım. Dahası, spor salonu sahibinin soyunma odasında parmak arası terlik giymeyi zorunlu kılmadığını varsayalım. O halde, hem A hem de B spor salonunun soyunma odasında çıplak ayakla yürüdüyse ve B, A’nın taşıdığı mantar patojeniyle enfekte olduysa, bu durumda A’nın B’ye saldırdığını söyleyebilir miyiz? Elbette, yine söyleyemeyiz, çünkü B çıplak ayakla yürümeyi isteyerek seçti ve derinin mantar enfeksiyonu kapma riskini kabul etti.

Her iki durumda da, A’nın davranışı – bir dereceye kadar – B’ye en azından dolaylı olarak zarar vermesine rağmen, “saldırganlıktan” söz edemeyiz – çünkü B asla istemediği bir şeyi yapmaya zorlanmamıştır. Başka bir deyişle, böyle bir senaryo A ve B’nin isteyerek ve yasal çerçevede üçüncü bir şahıstan (spor salonunun tesisleri gibi) kiraladıkları (veya satın aldıkları) mülklerinin (vücutlarının) ve / veya fiziki eşyalarının kullanımını düzenleyen bir sözleşmeyi özgürce imzalamasından farklı değildir.

Öyleyse, bu tür bir argümanı kabul edersek, COVID, aşılar, maskeler vb. şeyler için şartlar neden farklı olsun? Eğer A ve B, sahibinin maske takmayı zorunlu kılmadığı bir restorana girerse ve B, A’dan COVID kaparsa, neden A’yı B’ye saldırmakla suçlayalım? Her ikisi de restoran sahibiyle isteyerek bir sözleşme imzaladılar ve hiçbirinin vücudundaki ve/veya fiziki eşyalarındaki mülkiyetinden – uygun gördüğü ölçüde – özgürce yararlanma hakkı zarar görmedi.

Hem A hem de B, nerede olacaklarını (restoranda) ve hareket tarzlarını (bir şeyler yiyerek ve içerek kendilerini rahatlatmaları) seçtiler ve restoran sahibinden satın aldıkları mal ve hizmetlerin tüketimiyle ilgili riski isteyerek kabul ettiler. Her ikisi de enfekte olmanın “beklenen” (yani potansiyel) tedirginliğini, restoranda maske takmaktan (veya restorana girmeden önce aşı olmaktan) daha az rahatsızlık verici buluyordu.

Şimdi, benim bu konudaki tavrıma karşı olası bir karşı argüman şu olabilir: Tamam, saldırganlığın, insanlar gönüllü olarak bir dereceye kadar risk içeren davranışlarda bulunduklarında ortaya çıkamayacağını iddia ediyorsunuz. Öyleyse, B’nin tehlikeli bir mahallede yürümeyi kabul ettiğini varsayalım; o zaman, eğer A tarafından soyulursa ve / veya dövülürse, argümanınız sizi A’nın aslında B’ye saldırmadığını çünkü B’nin tehlikeli bir mahallede yürümenin içerdiği riski özgürce kabul ettiğini iddia etmeye zorlar. Ama o zaman, saldırganlık kavramı (pratikte) işe yaramaz ve çalışmaz hale gelmez mi?

Bununla birlikte, böyle bir karşı argüman açıkça yanıltıcıdır. Aslında, herhangi bir enfeksiyon vakası diğer insanlarla bir tür (doğrudan veya dolaylı) teması kabul etmeyi işaret etse de, B’nin sokakta yürürken ki durumu kesinlikle böyle değildir. Aslında, B sokakta yürürken – özel sektöre ait sokakları olan “Rothbardyan topraklarında” yaşadığımızı varsayarsak – sokak sahibinden biraz “hareket alanı” kiralıyor. Ancak yine de, bedenini o sokakta hareket ettiren B’nin (sözleşmede açıkça belirtilmedikçe) hırpalanma veya soyulma riskini de kabul ettiği anlamına gelmez. Başka bir deyişle, B’nin sokakta A ile hiçbir fiziksel temas beklemeden yürümesi tamamen düşünülebilirken, B’nin A tarafından enfekte olma olasılığını hesaba katmadan restorana girmesi (veya spor salonunda çıplak ayakla yürümesi) anlamlı olmayacaktır.

Bu noktayı daha da açabilmek için, dayak ile bir boks maçı arasındaki farkı düşünün. İlkinde, eğer A tarafı B’yi döverse, o zaman A, B’yi vücudundan tam olarak faydalanma hakkından mahrum bırakmıştır. Buna mukabil, ikinci durumda, A ve B, boks maçı için belirli kurallar üzerinde anlaşmaya varan bir sözleşme imzalarlar; ikisi de mallarından (vücutlarından) istediği şekilde yararlanmaktadır — örneğin, fiziksel yeteneklerini test ediyorlar. Aslında, tam tersine, bir veya daha fazla üçüncü tarafın (örneğin, Devletin) A ve B’nin boks maçı yapmasını yasaklaması ve böylece özgürce kabul ettikleri seçimlerinin doğal seyrini engellemek için zorlama yapması kesinlikle bir saldırganlık örneği olarak kabul edilmelidir.

Son olarak, pratikte kimin kime bulaştırdığını söylemenin imkansız olduğunu da dikkate almalıyız. Otuz kişi bir restorana girerse ve (mesela) beşi solunum yolu hastalığı taşıyorsa ve o zaman – diyelim ki bir hafta sonra – on kişi daha aynı hastalığa yakalanırsa, enfekte olan ilk beş kişiden hangisinin diğer on kişiye bulaştırdığını nasıl bilebiliriz? Dahası, bir kişi birden fazla yeri ziyaret ederse, birden fazla enfekte kişiyle karşılaşırsa ve sonra enfekte olursa, enfeksiyonu nereden kaptığını nasıl anlayabiliriz? Ve ona kimin bulaştırdığını?

Saldırmazlık İlkesi adına devletin zorunlu kıldığı aşılamayı (veya maske takmayı vb.) haklı gösteren argüman açıkça savunulamazdır. Pratik düşünceleri bir kenara bıraksak bile, prensipte, insanlar bir amaç için bilerek bazı davranışlar sergilediklerinde hiçbir saldırganlık meydana gelmeyebilir – ve bu, enfeksiyon riskini içeren faaliyetler için de geçerlidir.