27 Ocak 2021

Bu blog uzun tartışmalar ve bazı değişiklikler sonucunda RT.com’da yayınlandı. Buradan görülebilir. Bu birkaç gün sürdü. Editörler, metin teyit edicilerin hücumuna uğramaktan ve tekzip talep etmelerinden endişe ediyordu.

Bir ileri bir geri gittik. Onlara, alıntıladığım tüm bilgilerin doğru olduğuna dair güvence verdim, yani teyit ediciler yalnızca ifade edilen ‘fikre’ saldırabilirdi. Bunu da pekala yapabilirler. Öyle bir durumda, teyit ediciler artık gerçekleri kontrol etmiyor, hangi bilimsel görüş doğru, hangisi yanlış, bunun hükmünü veriyordur.

Bu da onları gerçekten çok tehlikeli bir yere koyuyor. Bu teyit edicilerin kim olduklarını, ne kadar ücret aldıklarını, nasıl bir editoryal kontrol altında çalıştıklarını bilmiyoruz. Onlar hakkında hiçbir şey bilmiyoruz, buna rağmen tüm konulardaki beyanları nihai hüküm olarak kabul görüyor.

Bu, Sovyetler dönemi göstermelik mahkemelerinin yeniden kurulmasıdır. “Suçlu olduğunu biliyoruz, suçlu bulunacaksın, senden beklenen tek şey suçunu itiraf etmen. Öte yandan biz, bu davadaki yargıçlar, hiçbir kontrole tabi değiliz, hiç kimse bir hatamızı tespit edemez ya da bizi herhangi bir şekilde cezalandıramaz.

Her neyse, Russia Today’in asıl endişesi yeterli değişken faktörü ele almamış olmamdı. Peki ya nüfus yoğunluğu? Peki ya ikincil karantinalar? Ve saire. Tüm değişkenleri bütün yönleriyle değerlendirmenin imkansız olduğunu söyledim. Oturup karantinanın özünde var olan ve muhtemelen tüm benzer çalışmalarda yer alması gereken karıştırıcı değişkenler hakkında düşündüm:

Yapılan test sayısı

Yanlış pozitifler

Yanlış negatifler

Ölümlerin nasıl kayda geçirildiği/yasallaştırıldığı

Nüfus yoğunluğu

Nüfusun şehirlerde yaşayan yüzdesi (nüfus yoğunluğu ile aynı değil)

Şehirlerdeki nüfus yoğunluğu

Tek kişilik hane sayısı

Nüfusun yaş ortalaması

Yaş dağılımı

Etnik azınlıkların yüzdesi

Nüfusun birincil etnisitesi

Çoklu kronik hastalığı olan kişilerin sayısı

Kişi başı yoğun bakım yatak sayısı

İlk kapanma zamanı

İlk kapanma sonrası kısıtlamaların gevşetilme zamanı

Karantina önlemlerinin ne kadar iyi uygulandığı İkinci kapanma zamanı

Karantina dahilindeki kısıtlamalar, sokağa çıkma yasak saatleri vs.

Test ve filyasyon yapılanması

D Vitamini seviyeleri

Kuzey ya da Güney yarım küre

Suş 1 COVID

Suş 2 COVID

Suş 3 COVID

Hava kirliliği

Raylı sistem, otobüs vb. evle iş arasında en sık kullanılan seyahat yöntemi

Bunlar sadece başlangıç.

Bu yirmi yedi faktör arasındaki toplam etkileşim sayısı, yirmi yedi faktöriyeldir 27 x 26 x 25….x 3 x 2 x 1

Bu da…

10.888.869.450.418.352.160.768.000.000 olası etkileşim demek.

Yani, eğer herhangi biri size tüm değişkenlerin etkileşimlerini hesaba katmadığınızı söylerse rahatlıkla bunun imkansız olduğunu söyleyebilirsiniz. Belki kendileri bunu nasıl yaptıklarını göstermek isterler.

Ayrıca, karantinaların bulaşma oranları ve COVID kaynaklı ölümler üzerinde çok az etkisi olduğuna ya da hiç etkisi olmadığına inanan tek kişi olmadığımı belirttim. Burada Güney Afrika’dan, “Güney Afrika’da COVID-19” adlı yayına dayanarak yazılmış bir makalenin bir kısmını bulabilirsiniz

Bu makale Prevention Web’de yayınlanmıştı:

Karantina Güney Afrika’da işe yaramadı: Neden tekrar edilmemeli

Yazan Benjamin T H Smart, Alex Broadbent ve Herkulaas MvE Combrink

Ekim ayının başlarında, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Çin hükümeti Güney Afrika’nın COVID-19 pandemisine verdiği tepkiyi övüyordu. Fakat hem virüsün yayılımına hem de karantinanın dolaylı sonuçlarına dair veriler, Güney Afrika’da – dünyadaki en katı uygulamalardan biri olarak – yürürlüğe konulan sıkı kısıtlamaların etkili olmaktan uzak olduğunu gösteriyor.  

Yakın zaman önce karantinanın pandeminin yayılımını yavaşlatmadaki etkinliğine dair kanıtları gözden geçirdik. Başlangıçta uygulanan hafifletme stratejileri “eğriyi düzleştirmeye”, yani virüsün nüfus içindeki yayılma oranını azaltmaya yaramış olabilir. Fakat 5. seviyenin ilk günü olan 27 Mart civarı ile vakaların 3. seviyede azalmaya başladığı Temmuz’un ikinci yarısı arasında yeni vakalarda ya da ölümlerde herhangi bir azalma tespit etmedik.

Güney Afrika’daki 5. seviye karantina, dünyadaki en katı kurallı olanlarından biriydi. Market alışverişi ya da tıbbi bakım gibi temel ihtiyaçlar dışında vatandaşların evlerinden ayrılmalarına izin verilmedi. Elzem olmayan tüm iş yerleri kapatıldı, tütün ve alkol satışı tamamıyla yasaklandı.

Eğer bu “sıkı karantina” etkili olmuş olsaydı, bulaşma oranının karantinanın uygulanmasından sonraki 7-14 gün içinde önemli ölçüde düşmüş olması gerekirdi. Hastalığın 5-6 günlük ortalama kuluçka süreci ve test sonuçlarının açıklanması için geçen sürenin yaratacağı gecikmenin de göz önünde bulundurulması gerek. Fakat böyle bir düşüş yaşanmadı.

Elbette, vaka sayısı zaman ile artış gösterdi fakat önemli olan karantina koşulları değiştiğinde artış oranının değişip değişmediğidir. Biz böyle bir değişiklik tespit etmedik. Karantina kısıtlamaları gevşetilip Güney Afrika 3. ve 4. seviyelere girdiğinde, iş yerlerinin çoğu açılıp seyahat kısıtlamaları kayda değer ölçüde azaltıldığında, bulaşma oranında bir artış olmadı.

Aslında, 3. seviyede, küresel pandemi zirveyi gördü. Ülke 2. seviyeye girerken ise pandemi gerilemeye başladı. Eğer karantina düzenlemeleri istenen etkiyi sağlıyor olsaydı kısıtlamaların gevşetilmesiyle bulaşma hızının aniden yükselmesi beklenirdi. Böyle bir şey olmadı…

İşte ilk olarak RT.com’da yayınlanan makale:

COVID karantinaları ile ilgili bilimsel veriler karantinanın işe yaramadığını ve aslında ölüm oranlarını artırabileceğini gösteriyor.

Bize karantinaların hastalığın yayılmasını durdurduğu söyleniyor, fakat bunun kanıtı nerede? En kötü ölüm oranlarına sahip yerlerin tümü bu yolu izledi – diğerleri ise genellikle daha iyi sonuçlar aldı. 

 “Paradoksal olarak, insanlar harekete geçmeye mecbur olduklarında seçtikleri yolu, seçilen yola dair kanıtlara dayanmayan bir teminata dayandırarak meşrulaştırmayı öğrenirler.” Bernard Lown.

Uzun seneler boyunca tıp tarihi ve tıbbi müdahaleler üzerine çalışmalar yaptım. En kötü felaketler hep dikkat çekici bir kalıba uygun ilerlemiştir. Bunu bir dizi adımla da anlatabiliriz.

Birinci adım = Birçok insanı öldüren ciddi bir hastalığımız var

İkinci adım = Bu büyük bir korku havası yaratır ve tıp mesleği halihazırda bununla başa çıkacak yeterli araçlara sahip değildir.

Üçüncü adım = Karizmatik bir lider ortaya çıkar  (bugüne dek hep bir erkek lider olmuştur) ve bunu nasıl tedavi/kontrol vs. edeceğini bildiğini buyurur. ‘Fikir’ budur.

Dördüncü adım = Bu ‘fikir’ dünya çapında coşkuyla karşılanır ve ana akım düşünce haline gelir.

Beşinci adım = ‘Fikir’ standart uygulamaya dönüşür.

Altıncı adım – ‘Fikir’ tıp öğrencilerine öğretilir ve kabul edilen gerçeklik, bir hakikat olur.

Altıncı adım = ‘Fikre’ karşı çıkan herkese acımasızca saldırılır.

Elbette her zaman ‘fikrin’ yapılacak en iyi şey olması ihtimali vardır. Zaman zaman böyle olur. Bununla birlikte fikirlerin kabul edilmesindeki coşku ve hız ile doğru olma ihtimalleri arasında çok az ya da sıfır korelasyon var gibi görünüyor.

Benim tespitime göre problem, ikinci ila dördüncü adım arasındadır. Yani karizmatik bir figürün henüz ortada bunu destekleyecek herhangi bir kanıt yokken herkesi cevabın ellerinde olduğuna ikna etmesidir. Bu kişi karizmatik olmayabilir, yalnızca dikkati üzerine çekip ‘fikri’ ileri sürecek yeterliğe sahip olan biri olması kafidir. Çin Başbakanı gibi.

Felakete yol açan bir diğer şey de, ki bu belki daha büyük bir önem arz ediyor, bu ‘fikrin’ sanki aklıselime son derece yatkınmış gibi sunulmasıdır. “Evet, elbette, bu son derece mantıklı” minvalinde bir tepki uyandırmalıdır. Bu sağlandıktan sonra artık ‘fikir’ insanların zihinlerine düşer, burada yer edinir, kök salar ve en ufak bir bilişsel uyumsuzluk dalgası yaratmaz.

Bu noktada artık kemikleşir ve yerinden edilmesi zor, hatta sancılı bir hal alır.

Inception filminden bir alıntıyla devam edersek: “En dirençli parazit hangisidir? Bakteriler? Bir virüs? Bir bağırsak kurdu? Bir fikir. Dirençli… son derece bulaşıcı. Bir fikir bir kez beyni ele geçirdiğinde onu ortadan kaldırmak neredeyse imkansızdır. Tamamıyla oluşturulmuş – tamamıyla anlaşılmış – bir fikir, oralarda bir yere saplanıp kalır.”

Fikirleri severiz, bizi biz yapan şeylerdir onlar. Onları, bazen hayatımız pahasına, savunuruz.

İnsanlar neden fikir ve düşüncelerini bu kadar gaddarca savunmakta ısrar ederler, sanki şerefleri söz konusuymuş gibi? Değiştirmesi bir fikirden daha kolay olan ne olabilir ki?” J.G. Farrell.

O yüzden, evet, fikirlerin gücünü hiç hafife almıyorum. Öyle güçlü ve öyle tehlikelidirler ki onları nereye doğrulttuğunuza çok dikkat etmeniz gerekir. Çünkü fikirlerin Tanrı-benzeri bir gücü daha vardır, o da ölümsüz olmalarıdır.         

Tıbbı fikirlerin verdiği zarar

Bir fikre sahip birini öldürebilirsiniz. Aynı fikre sahip binlerce kişiyi öldürebilirsiniz – ama o fikri öldüremezsiniz, ona inanan her bir insanı öldürüp onu tarihi kayıtlardan silerek bir daha hiç kimsenin düşünememesini sağlamadıkça. 1984’ü inceleyiniz.

Size korkunç derecede zarar verici tıbbi fikirlerden birkaç örnek vereceğim. Bunlardan ilki radikal mastektomi. İlk olarak on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Amerikalı bir cerrah olan William Halsted tarafından öne sürülen bir fikir. O dönemde hemen herkes gibi o da meme kanserinin lokal olarak yayıldığına inanıyordu – tüm kanser türleri gibi. Bu nedenle kanserli alan yakınındaki her şey, çoktan kirlenmiş olma ihtimaline karşın kesip çıkarılmalıydı. 

Radikal mastektomi ile tüm meme, diğer meme, göğüs duvarındaki kaslar, lenf bezleri ve daha fazla kas kesip çıkarılıyordu. Sürecin içindeki kadınları öldürmeden çıkarılabilecek hemen her şey.

Sakat kalmış kadınlar son derece müteşekkirdi, cerrahlar ise uzmanlıklarıyla gurur duyuyorlardı. İyi bir şey yapıyorlardı, çünkü fikir tartışmasız olarak doğru olarak kabul ediliyordu. Bunu sorgulamak “Bu kadınların ölmesini mi istiyorsun – seni kalpsiz domuz?” gibi bir yanıtla karşılanacaktı.

Fakat, fikir doğru değildi. Meme kanseri lokal olarak yayılmaz. Yayılsa bile bu çok yavaş bir süreçtir. Sorunlara yol açan ve kadınların ölümüne sebep olan yayılım, lokal değildir. Kanserli hücreler çok erken dönemde lenfatik sisteme ve kan dolaşımına girerek vücuda geniş çapta yayılır. Çoğunlukla birincil kanser tespit edilmeden çok önce.

Radikal mastektomiyi sorgulayanlar saldırıya uğradı. John Maynard’ın kardeşi Georey Keynes, 1920’lerde daha az radikal olan bir ameliyat denedi. Pek iyi gitmedi:

Halsted’in Amerika’daki takipçileri bu yaklaşımla alay ettiler ve lokal ameliyata “lumpektomi” adını taktılar. Onlara göre, cerrah “sadece” bir yumru (lump) çıkarıyordu ve bunun da pek anlamı yoktu. Kendilerini Radikal Mastektomi paradigmasıyla aynı safta görüyorlardı. Aslında bazı cerrahlar daha da ileri giderek meme, altta yatan kaslar, koltuk altı lenf boğumları, göğüs duvarı, bazen kaburgalar, göğüs kemiğinin bir kısmı, köprücük kemiği ve göğüs içindeki lenf boğumlarının çıkarıldığı, vücut bütünlüğünü tüyler ürpertici derecede bozan “süper radikal” ve “ultra radikal” prosedürler öne sürdüler. “Daha fazlası daha iyidir” fikri yaygınlaştı.

Daha fazlası daha iyidir… ‘fikre’ dair ölümcül mükerrer temalardan bir diğeri. Fikir asla yanlış olamaz, ancak insanlar onu yeterince gayretle uygulamıyor olabilir. Eğer kadınlar radikal mastektomilere (gerçekten radikal) rağmen hala metastatik meme kanserinden ölüyorsa, cevap prosedürün işe yaramadığı olamazdı. Cevap, yeterince radikal olmamamızdı: “Daha fazlasını ve daha fazlasını kes gitsin.”

‘Nazi selamıyla uzatılmış ellerle karşılandım’

Bir diğer büyük tıbbi fikir, kalp krizini takiben yatak istirahati gerektiğidir. Bir zamanlar tüm kalp krizlerinin ölümcül olduğu düşünülüyordu. Bir diğer Amerikalı doktor, James Herrick, 1912’de ilk ölümcül olmayan kalp krizini tanımladı ve daha sonra böyle bir krizi takiben sıkı yatak istirahatinin önemli olduğunu ileri sürdü. Böylelikle kalp baskıdan kurtularak iyileşme şansı bulacaktı. Yine bu fikir de kulağa son derece mantıklı geliyor. Kardiyoloji profesörü ve elektroşok cihazının geliştiricisi Dr Bernard Lown şöyle anlatıyor:

Benim gibi tıp alanında acemi biri için, zorunlu yatak istirahatinin gerekçesi ikna ediciydi. Dokunulmaz bir tedavi prensibine, kırık bir uzuv ya da tüberkülozdan etkilenmiş bir akciğer gibi vücudun hastalıklı bir parçasının dinlendirilmesi gerekliliğine dayanıyordu. Alçıya alınarak hareketsiz hale getirilebilecek kırık bir kemik ya da göğüs boşluğunun hava ile şişirilmesiyle çökebilecek bir akciğer lobunun aksine kalbi tedavi etmenin yolu onu pasif hale getirmek değildi. Hasta bir kalp için tek yaklaşım onun iş yükünü azaltmaktı. Yatarak istirahat esnasında kalp hızının yavaşladığı ve kan basıncının düştüğü uzun zamandır biliniyordu, her ikisi de daha az oksijen kullanımı ve bunun sonucunda azalan kardiyak yükün belirtisiydi. Böylelikle kalp istirahati ile yatak istirahati eşit sayılır oldu.”

Ve böylelikle standart bir uygulama haline geldi. Artık yapılan şey buydu:

 “Hastalar dört ila altı hafta boyunca sıkı yatak istirahatine bağlandı. Sandalyede oturmak yasaktı. Yardım almaksızın bir taraftan diğerine dönmelerine izin yoktu. İlk hafta boyunca yemeklerini de başkaları yedirdi. Bağırsak hareketleri ve idrar için sürgü kullanılması gerekiyordu. Kabızlık problemi çekenler için, ki bu durum hemen tüm hastalar için geçerliydi, sürgü üzerinde tehlikeli bir denge tutturmak hem utanç verici hem ıstıraplıydı.

Dünyevi mevzular kaygı yaratabileceğinden bazı doktorlar hastalarının radyo dinlemesini ya da gazete okumasını yasakladı. Aile üyelerinin ziyaretlerine kısıtlamalar getirildi. Sürekli yatar pozisyonda olmak çok fazla huzursuzluğa ve kaygıya yol açtığı için hastalar ağır sedatif ilaçlara ihtiyaç duydu, bu da yaygın bir umutsuzluk ve depresyon haline sebep oldu. Yaklaşık olarak üç hastadan biri öldü.

Yatak istirahati, nispeten ılımlı bir şey olarak başladı. Fakat hemen her şey gibi, hızla ‘radikal’ bir hal aldı. Lown, mentoru Dr. Samuel Levine ile birlikte bunu değiştirmeye çalıştı. Hastaları yataktan kaldırarak sandalyeye oturmalarını sağlamaya çalıştı.

Sıkıca bağlı olunan gelenekleri ihlal etmenin bir itiraz dalgasının yükselmesine sebep olacağını tahmin etmemiştim. Kritik hastaları sandalyeye geçirmek, uçuk bir fikir olarak değerlendirildi. Başlangıçta kurum personeli işbirliği yapmayı reddetti ve hastaları yataktan kaldırmaya şiddetle direndi. Beni toplama kamplarındaki iğrenç Nazi deneylerinden farksız suçlar işlemeyi planlamakla suçladılar. Bir sabah hastanenin koğuşuna vardığımda yan yana sıralanmış stajyer ve asistan doktorlar tarafından Nazi selamıyla uzatılmış ellerle karşılandım ve hep bir ağızdan “Heil Hitler!” diye bağırdılar.

Altıncı adım = ‘Fikre’ karşı çıkan herkese acımasızca saldırılır

Kanıt yok, sorun yok

Sırada, ‘fikir’ ile ilgili diğer tüm sorunların yanı sıra, ikinci ve üçüncü adım arasında yer alan ve henüz bahsetmediğim bir tanesi yer alıyor. O da henüz fikrin işe yarayıp yaramadığını gösteren hiçbir çalışmanın yapılmamış olması. Fikir o kadar açık bir şekilde yararlıdır, aklıselime öyle uygundur ki işe yaradığını ispatlamaya vakit ve kaynak harcanmasının hiçbir anlamı yoktur.

Hiç kimse radikal mastektominin sağkalımı artırıp artırmadığını araştıran bir çalışma yapmadı. Hiç kimse yatak istirahatinin hayat kurtardığını kanıtlamak için bir çalışma yapmadı. Her ikisi de hiçbir dayanağı olmaksızın öne sürülmüştü. Fakat zamanla, her ikisinin de aptalca olduğu nihayetinde anlaşıldı. Radikal mastektomi için bu yetmiş yıl sürdü, yatak istirahati içinse elli.

Bu da bizi karantinalar konusuna getiriyor. İnsanlık tarafından girişilen en pahalı, yayılımcı ve yıkıcı olma potansiyeline sahip tıbbi müdahale. Karantinaların işe yarayacağına dair tarihte herhangi bir yerden herhangi bir kanıt var mıydı? Hayır, hiç yoktu. Ancak altı adım burada tümüyle gözler önündedir.

Birinci adım = Birçok insanı öldüren ciddi bir hastalığımız var – tamam.

İkinci adım = Bu büyük bir korku havası yaratır ve tıp mesleği halihazırda bununla başa çıkacak yeterli araçlara sahip değildir – tamam.

Üçüncü adım = Karizmatik bir lider ortaya çıkar  (bugüne dek hep bir erkek lider olmuştur) ve bunu nasıl tedavi/kontrol vs. edeceğini bildiğini buyurur. ‘Fikir’ budur – tamam.

Dördüncü adım = Bu ‘fikir’ dünya çapında coşkuyla karşılanır ve ana akım düşünce haline gelir – tamam.

Beşinci adım = ‘Fikir’ standart uygulamaya dönüşür – tamam.

Altıncı adım – ‘Fikir’ tıp öğrencilerine öğretilir ve kabul edilen gerçeklik, bir hakikat olur – tamam.

Altıncı adım = ‘Fikre’ karşı çıkan herkese acımasızca saldırılır – tamam.

İşe yarıyor mu – karantinalar işe yaradı mı? İşe yaradığı görüşünü desteklemek için ülkeler arasından seçim yapabilir, hoşunuza gitmeyen delilleri ise görmezden gelebilirsiniz. Fakat ne yazık ki herkesi ve her yeri etkileyen bir tıbbi müdahale başlattığınızda herhangi bir kontrollü deney yapma olasılığını yitirmiş olursunuz.

Randomize kanıtlar olmamasına rağmen çoğu insan karantinaların COVID-19 yayılımını kontrol etmekte işe yaradığından kesinlikle emin. Haklı olduklarını ispatlamak için Yeni Zelanda, Norveç, Avustralya ve Tayvan gibi ülkeleri gösteriyorlar. Kapanmaya giden ülkelerde neden hala yüksek ölüm oranlarının var olduğuna – ve bunun tam tersine –  dair her zaman bir açıklamaları var.

 ‘Fikir’ artık hakikate dönüştü. Fikrin savunucuları şimdi, karantinaların etkinliğinden şüphe duyanlardan işe yaramadıklarını ispatlamalarını istiyor. Ancak ben bunu kanıtlamanın karantinaların yararlılığına inanmayanların işi olduğunu düşünmüyorum.

Herhangi bir bilimsel hipotez için başlangıç noktası, savunucularının boş hipotezi çürütmesidir. Bir şeyin işe yaramayacağına inananlardan işe yaramadığını ispatlamalarını talep etmek bilimsel metodun altını üstüne getirmektir. Hiçbir zaman bir olumsuz önermeyi kanıtlayamazsınız.

Bu arada, boş hipotez, iki şey arasında hiçbir fark bulunmamasıdır. Tıpta, Randomize Kontrollü Deneyler (RCT) A veya B eylemi arasında gerçek bir fark olduğunu istatiksel olarak kanıtlamak üzere tasarlanır. Bilim böyle yapılır, araştırma böyle yapılır.

Ölüm oranlarını dikkatle incelemeliyiz

Ne yazık ki, COVID-19 ile kontrollü bir deney yapmak mümkün değil. Randomize bir çalışma yapma şansı çok erkenden kaybedildi. Bu da demek oluyor ki artık gözlemsel çalışmalara güvenmek durumundayız. X ülkesi Y yaparken Z ülkesi Y yapmadı, bu ikisini gözlemleyip kıyaslayabiliriz.

Ya da Y yapan iki ülkeyi ele alarak kıyaslayabiliriz. Ya da Y yapmayan iki ülkeyi. COVID söz konusu olduğunda elbette tamamen aynı şeyi yapan iki ülke yok. Birleşik Krallık içindeki dört ‘ülke’ için de bu durum geçerli. Dolayısıyla, bu ‘karıştırıcı değişken’ sebebiyle herhangi bir gözleme güvenmek daha zor bir hal alıyor.

Bazı Birleşik Krallık ülkelerinde altı kişi bir araya gelebiliyorken diğerlerinde bu rakam sekizdi, ya da birinde iki hane halkı iken diğerinde sadece bir hane halkıydı vs. Bazılarında restoranlar açıktı, diğerlerinde – farklı zamanlarda – kapalıydı. Bilimsel açıdan bakıldığında bu bir karmaşadır.

Biz yine de işleri basitleştirmek için dünya çapında COVID kaynaklı ölümlerde en yüksek oranlara sahip 10 ülkeye bakalım. Tablo bir milyon nüfus başına ölümleri göstermektedir. (Monaco, Liechtenstein, Andorra gibi nüfusu bir milyonun altında olan ülkeleri dahil etmedim çünkü birkaç tane ölüm bile ölüm oranlarını önemli ölçüde bozabilir)

COVID19 kaynaklı en yüksek ölüm oranlarına sahip ülkeler – Ocak 2021

ÜlkeHer bir milyon başına ölüm oranı
Belçika1.771
Slovenya1.580
Çekya1.397
Birleşik Krallık1.389
BosnaHersek1.387
İtalya1.385
KuzeyMakedonya1.315
ABD1.254
Bulgaristan1.250
Macaristan1.214

Neyi farklı yaptılar, neleri aynı yaptılar? Yalnızca ilk sokağa çıkma kısıtlamalarının tarihlerine bakarsak: 

Belçika ilk olarak 18 Mart 2020 tarihinde kapanmaya gitti.

Slovenya ilk olarak 20 Mart 2020 tarihinde kapanmaya gitti.

Çekya ilk olarak 16 Mart 2020 tarihinde kapanmaya gitti.

Birleşik Krallık ilk olarak 23 Mart 2020 tarihinde kapanmaya gitti.

Bosna Hersek ilk olarak 16 Mart 2020 tarihinde kapanmaya gitti.

İtalya ilk olarak 9 Mart 2020 tarihinde kapanmaya gitti.

Kuzey Makedonya ilk olarak 18 Mart 2020 tarihinde kapanmaya gitti.

Federal sistemle yönetilen ABD’de farklı eyaletler farklı yaklaşımlar benimsedi – yedi eyalet karantinaya yönelik bir karar almadı: Arkansas, Iowa, Nebraska, Kuzey ve Güney Dakota, Utah ve Wyoming. Bu yedi eyalette COVID kaynaklı ölüm oranı, ABD ortalaması olan 1.254’e karşın, milyonda ortalama 1.280 idi.

Buna karşılık, New Jersey ilk olarak 21 Mart 2020 tarihinde kapanmaya gitti ve şu anki ölüm oranı milyon başına 2.310. New York 12 Mart’ta kapanmaya gitti ve şu anki ölüm oranı milyon başına 2.130. Bu eyaletler ABD’deki en yüksek COVID bağlantılı ölüm oranlarına sahip.

Bulgaristan ilk olarak 13 Mart 2020 tarihinde kapanmaya gitti.

Macaristan ilk olarak 28 Mart 2020 tarihinde kapanmaya gitti.

Tüm ülkeler karantinaya girdi, ilk olarak İtalya, son olaraksa Macaristan. Gördüğünüz üzere ilk kapanma tarihinin ölüm oranıyla ilgisi yok. Öne çıkan diğer gerçekler ise bunların tümünün ‘Avrupa’ ülkeleri olması. Tümünün nüfus çoğunluğunun Kafkas ırkından olması. Tümünün Kuzey yarım kürede yer alması.

COVID kaynaklı ölümleri önlemenin en iyi yolunun karantina olduğu hipotezine sahip bir klinik araştırma yapmayı planlıyor olsaydım, işe bunun gibi gözlemsel verileri inceleyerek başlardım.

Dünyadaki en yüksek ölüm oranlarına sahip on ülkenin tümünün yakın zamanlarda ve benzer kısıtlamalarla karantinaya girdiğini tespit ederdim.

Karantinaya giren ve girmeyen eyaletlerin ölüm oranlarının hemen hemen aynı olduğu (ya da New Jersey ve New York vakalarında olduğu gibi çok daha yüksek olduğu) ABD’ye bakardım ve bu zamana kadarki gözlemsel çalışmaların boş hipotezi çürütmeyi başaramadığı sonucuna varırdım. Esasen bugüne kadar edinilen veriler karantinaların ölüm oranlarını artırdığını gösteriyor olabilir. 

Kısacası, ben başka bir fikir arardım.